.:: Kullanıcı Paneli
Kullanıcı Adı:

Şifre:

Beni Hatırla

[Kayıt Ol]
[Şifremi Unuttum?]
.:: Arama
Gelişmiş Arama

__________

"Kanunların sayısı ne kadar fazla ise yolsuzluk o kadar fazla olur." - Gaius Cornelius Tacitus

Av. O. Seyfi GÜNER
Yazar: Av. O. Seyfi GÜNER
Gönderen: Ş.Özdemir   Tarih: 2006-12-11 13:33
Yorumlar: (0)   Oylar:
5. Lev Tolstoy (1852-1910)
Eserlerinde, çevresindeki uy-garlığı eleştiren, kent hayatını ve insanoğlunun yapay bir icadı olan sanatı ve baskıyı reddeden, Kiliseyi tenkit edip Hıristiyanlı-ğın tek buyruğunun sevgi olduğunu savunan, Hıristiyanlığın kötülüğe karşı şiddet ve sevgisizlikle de-ğil şefkat ve sevgiyle yaklaşması anlayışını kabul eden, iktisadi koşulların iyileştirilmesinden ve yerel öz yönetimden yana olan ya-şamın anlamını doğada ve ataerkil yaşamda bulan büyük Rus edebiyat-çısı Tolstoy’dan başkası değildir.
Hayatı sivil itaatsizlik eylem-leri ile doludur. Thoreau’nun fi-kirlerinden yola çıkarak, askere gitmeyi ve vergi vermeyi reddeden Dukhoborlar’ın şiddetli cezalara ve Sibirya’ya sürgüne gönderilme-lerine karşı çıkarak “Anna Karennina” isimli romanının tüm gelirlerini bağışlayarak, kirala-dığı gemilerle 10.000 Dukhobor’un Kanada’ya göç etmesini sağlamış-tır.
Tolstoy, “Nort American Rewiew” adlı gazeteye gönderdiği mektupta; Amerikan halkına, niçin parası bol sanayici milyonerlerle onların zafere gömülü generalleri yerine Thoreau’nun sesine kulak vermedik-lerini sormuştur.
Gandhi ile de mektuplaşan Tols-toy, bir mektubunda Gandhi’ye şu satırları yazmıştır:
“Doğu Hint Şirketi marifetiyle İn-giliz’lerin Hindistan’ı köleleştir-mesinden bahseden Hintlilere şaşı-yoruz. Nasıl oluyor da birkaç bin İngiliz, 300 milyonluk bir kıtayı köle haline getirebiliyor? Eğer, Hintliler, köleliğe gönüllü olarak boyun eğmemiş olsalardı; böyle bir şey asla mümkün olamazdı.
Hiçbir şekilde şiddete başvurmamak ve sadece vergi ödemeyip, askere gitmeyi reddetmek şeklinde Thoreau’dan alınmış prensipler ile bir pasif direniş organize edilebi-lir ve bu halde İngiliz yönetimi çökebilir.”
6. Martin Luther King (1929-1968)
Amerika Birleşik Devletleri’nde ırk ve inanç ayrımına karşı büyük bir hareketin başlamasının öncüle-rindendir. Ölümünden sonra dahi yaptığı mücadelenin etkileri sür-müş ve ırkçılığa karşı mücadelede önemli yankıları olmuştur. 1964 yılında Nobel Barış Ödülü almış-tır.
Vaazlarında ve konuşmalarında şiddetsizliği savunuyordu. Şiddet-sizliğin tam merkezinde sevgi il-kesinin bulunduğunu, yapılacak mü-cadelede sevgiyi önceleyerek “nef-ret kampanyalarına” kalkışılmasını engellemek istediğini belirtmiş-tir.
7. Muhammed Ali Clay (1942-)
1960’ların sonuna doğru Ameri-kan Hükümeti, Dünya Ağırsiklet Boks Şampiyonu Muhammed Ali’yi Vietnam’a savaşa göndermek iste-yince efsanevi boksör şu sözleri söyledi:
“Hiçbir Vietkong’lu bana zenci de-medi. Bu yüzden onlarla benim alıp veremediğim bir şey yok”
Aslında uzak doğu için söylen-miş görünse de Amerika’nın sosyal ve siyasal yapısına yönelik çok büyük mesajlar içeren bu sözler Amerika’da Vietnam Savaşına karşı sivil itaatsizlik eylemlerini baş-latmıştır.
Montesguieu’nun “Herkesin sus-kun olduğu bir cumhuriyette, öz-gürlüğün varlığı tartışılır.” söy-lemi doğrultusunda hareket eden Muhammed Ali, bu çıkışıyla birlik-te yalnızca sportif performansıyla değil toplumsal öncülüğü ile de tanınır hale gelmişti.
Hz. İsa resimleri yaparak para kazanan babasının kendisine ver-diği “Cassius Marcius Clay” ismi-ni, bu ismin atalarına ait bir isim olmadığı, kendisine ve ata-larına bu türlü amerikan isimle-rinin köle tüccarlarınca verildi-ğini bu nedenle bu ismi kullanma-yacağını söyleyerek 25 Şubat 1964 yılında Müslüman olduğunu ve bun-dan böyle ismini Muhammed Ali o-larak değiştirdiğini dünyaya du-yurmuş, köleliği ve ırk ayrımcılı-ğını protesto etmiştir.
Muhammed Ali, tarihe, bir spor-cu olarak, şiddete başvurmadan hem kendi halkının sorunlarını hem de inançlarının gerektirdiklerini kendi tarzı ile dile getirmeyi başaran ve topluma yön veren bir sivil itaatsiz olarak mal olmuş-tur.
Vietnam Savaşına katılmayı red-detmesi ile kazanmış olduğu Dünya Ağırsiklet Boks Şampiyonluğu unva-nı elinden alınmış olmasına rağmen o buna aldırış etmemiş, maddi ve manevi ihtişamı bir kenara bıraka-rak ırksal ve insan hakları sorun-larını çözememiş Amerikan sistemi-ne karşı ciddi eleştiriler getir-meyi sürdürmüştür.
5. Dünyada Sivil İtaatsiz-lik Örnekleri
Almanya
Atom enerjisi santrali kurulması amacıyla yapılan, ormanda yer açma çalışmalarının engellenmesi ve Whyl’da ilk alan işgali. (1975)
Ölümcül kazaların sıklıkla mey-dana geldiği geçit üzerinde tren raylarının 30 saat süreyle abluka altına alınması. (1973)
Bayer ve Leverkusen firmaları-nın basamaklarına hasta balıklarla dolu torbalar boşaltılması. (1980)
Askere Alma Dairesi önünde celp belgelerinin yakılması ve oturma eylemi. (1982)
Yeni atom silahlarının yerleş-tirilmesini protesto etmek amacıy-la metro istasyonlarındaki imdat frenlerinin aynı anda çekilmesi. (1977)
Amerika Birleşik Devletleri
Rayların üstünde durarak deniz üssüne giden bir trenin engellen-mesi. (Concort, 1987)
Vietnam savaşını protesto etmek amacıyla askerlik dairesinin önün-de oturma eylemi. (1967)
Belediyenin otobüslere koyduğu ırklara göre oturma düzeninin çiğ-nenmesi. (1955)
Fransa
Askerlik hizmetinden kaçınanla-rın bir askeri tören geçidinde pasifist parolalar söyleyerek bir-likte yürümeleri. (Paris, 1972)
Atom bombası testini protesto etmek amacıyla vergi ödemekten kaçınma. (Mururoa, 1966)
Hollanda
Atom enerjisini boykot için e-lektrik hesabının bir kısmının bloke edilmiş bir hesaba yatırıl-ması. (1980-1982)
Askeri hava alanının uçuş kule-sinin ve bombalama bölgesinin ku-şatmaya alınması. (1971)
İtalya
İşsizliği protesto amacıyla ya-sadışı ve kendiliğinden yol yapı-mına başlanması. “Ter-sine Grev” olarak adlandırılmaktadır. (Si-cilya, 1956)
Silahlanma harcamalarını pro-testo amacıyla vergi boykotu. (1986)

Japonya
Askeri bütçenin genel bütçe i-çindeki oranı nispetinde vergile-rin ödenmemesi (1974)
Greenpeace’in 15 metrelik las-tik balinasıyla, Japon balina av-lama gemilerinin okyanusa açılma-larının engellenmesi. (1987)
İngiltere
“Operation Gandhi” adlı grubun Savunma Bakanlığı’nın girişinde yaptıkları oturma eylemi. (1952)
Muhabirlerin parlamento konuş-malarını yayınlama yasağını delme-leri. (1968)
Greenpeace’in eylem gemisi “sirius” tarafından İngiliz nükle-er atıklarının Atlantik Okyanusun-da suya boşaltılmasının engellen-mesi. (1978)
Danimarka
Otopark yerine halk parkı ya-pılması talebiyle bir arsanın iş-gali. (Kopenhag, 1979)
Irak Savaşını protesto etmek amacıyla bir vatandaşın Devlet Başkanının üzerine kırmızı boya serpmesi. (2003)
6. Türkiye’de Sivil İtaat-sizlik Örnekleri
Düşünceye Özgürlük Kitabına İm-za Kampanyası
Düşünce Suçuna Karşı Girişim Grubu sözcüsü Şanar Yurdatapan’ın başlattığı “Düşünceye Özgürlük” adlı kitabın 1080 kişinin imzasıy-la yayınlanması örneği, sivil ita-atsizlik formuna en fazla uyan örnektir. İstanbul DGM Başsavcı-lığınca düzenlenen iddianamede sanıkların 2 ila 6 yıl hapsi iste-nerek yargılanmaları talep edil-miştir. Dava halen devam etmekte-dir.
Cumartesi Anneleri
Hasan Ocak adlı kişinin doğum günü partisine gelmeyişi ve 2 ay sonra cesedinin bir ormanda bulun-ması sonucu ilk kez 27 Mayıs 1995’te İstanbul Galatasaray Lise-si önünde kayıp yakınları tarafın-dan oturma eylemi şeklinde düzen-lendi. O tarihten bu yana düzenli olarak, devam eden bu eylem zaman zaman resmi mercilerin şiddet kul-lanması ile devam ettiyse de ey-lemcilerin ısrarla şiddeti dışla-ması sonucu remi mercileri de yu-muşama eğilimine itmiştir.
Cumartesi Annelerinin eyleminde amaç; somut bir problem olan ka-yıpların bulunması için değişik sınıf, kültür ve politik görüşten insanlarla ortak bir inisiyatif ve hareket oluşturabilmek, bu sayede de kaybolan kişilerin akıbetini öğrenebilmektir.
Sürekli Aydınlık İçin Bir Daki-ka Karanlık
Susurluk kazasının ardından or-taya çıkan devlet-mafya ilişkisini protesto amacıyla “Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi” adı altında bir araya gelen bir grubun çağrısıyla her gece saat 21’de elektriklerin söndürülmesi şeklinde ortaya çık-tı. Daha sonra tencere, tava ses-leriyle sokağa taşan eylem, araba-ların klaksonlarını çalması, so-kaklarda halay çekme gibi şekil-lerle devam etti. Ancak eylem dev-letin kurumlarının (Ordu, MİT vs...) destek vermesi ve görsel ve yazılı medyada eylemin şeklinin çokça konuşulur olması insanlarda bir bıkkınlık ve kanıksama oluş-turdu. Dolayısıyla konunun ciddi-yeti kalmadı. Bir süre sonra bu eylem işlevsiz hale geldi.
c. Başörtüsü Eylemleri
İnanca Saygı-Düşünceye Özgürlük İçin Bütün Türkiye El Ele Eylem
Üniversitelerde uygulanan Ba-şörtüsü yasağını protest9o etmek amacıyla, Mayıs 1998’de el ele tutuşmak suretiyle zincir oluştur-ma eylemi, eyleme katılan kişi sayısı, kapsadığı coğrafi alan itibariyle dünyanın en büyük sivil itaatsizlik eylemidir. Türkiye’nin bütün il ve ilçelerinde Avrupa’da ve hatta ABD ve Avustralya’da ve bazı Türki Cumhuriyetlerde aynı anda el ele tutuşarak yapılan bir protestodur. Bu eylemde güvenlik güçlerinin somut bir müdahalesi olmamış ancak sonradan bir kısım insanlar tutuklanarak göz altına alınmış ve yargılanmaları 2003 yılına gelindiğinde halen devam etmektedir.
Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimi Protesto Eylemleri
Pazar günleri Eyüp Sultan Cami-inde Sabah namazı sonrası toplu şekilde dua etmek, Cuma günleri Beyazıt Camiinde namaz sonrası dua ve protesto düzenlemek gibi eylem-lerde kimi zaman güvenlik güçleri-nin engelleme ve şiddet kullanımı ile sonuçlanmış eylemlerdir.
Beyaz Yürüyüş
Tıp Fakültelerindeki başörtüsü yasağını protesto için İstan-bul’dan Ankara’ya Tıp Fakültesi öğrencilerinin beyaz önlükleri ile yürümeleri eylemidir. Bu eyleme İstanbul Barosunun bir kısım avu-katları da cüppelerini giyerek katılmışlardır. Bu eylem de yurt çapında çok büyük ilgi görmüştür. Öğrenciler gittikleri her yerde gül ve karanfillerle karşılanmış-lardır.
Tüm bu yukarıda saymış olduğu-muz eylemler, hukuki yollarla de-nenmesi, geniş katılımlı olması, şiddetsiz ve sembolik olmaları gibi özelliklerinden dolayı sivil itaatsizlik kapsamına giren olay-lardır.
7. Sivil İtaatsizlik Kav-ramının
Meşruiyeti Sorunu
Sivil itaatsizlik kavramının hukuk içinde meşruiyeti meselesi doktrinde oldukça tartışmalı bir meseledir. Meşruluk izleri, Sokrates’e kadar uzanan sivil i-taatsizlik kavramının meşruiyeti-ni doktrinde müellifler farklı alanlarda aramışlardır. Kavramın meşruluk alanları Doğal Hukuk, Sözleşme Kuramı, Yararcılık Teori-si ve Pozitif Hukuk düşüncesi i-çinde aranmıştır.
a. Doğal Hukuk Kuramı Açı-sından
Kavramın Meşruiyeti
Sivil itaatsizlik kavramının meşruluğunu, direnme hakkının meş-ruluğu sorununu çözerek açıklığa kavuşturabiliriz. Hukuk filozofu Arthur Kaufman, “Hukukun özü di-renme hakkıdır. Direnme hakkını kabul etmeden insana diğer hakla-rını tanımak çok zordur.” demek-tedir.
Direnme, Doğal Hukuk Düşünce-sinde kaynağını bulan bir haktır. Burada önemli olan sivil itaatsiz-liğin, pozitif hukukça tanınabilir bir hak olup olamayacağı sorunu-dur.
Dreirer’e göre de; “Direnme bir haktır.”Herkes eğer ağır bir hak-sızlığı protesto ediyorsa ve bu protestosu ölçülüyse, tek başına ya da başkalarıyla birlikte kamuya açık bir biçimde şiddete başvurma-dan ve siyasi-ahlaki nedenlerle bir yasaklayıcı hukuk normunun, hukuksal kalıbını ihlal etmek hak-kına sahiptir.
Bu hakkın hukuksal meşruluğu, anayasal düzlemde temel hakların, özellikle düşünce ve toplantı öz-gürlüklerine ilişkin temel hakla-rın koruma alanında yer alan ey-lemleri kapsama durumunda olanak-lıdır.
b. Sözleşme Kuramına Göre
Kavramın Meşruiyeti
Sivil itaatsizliğin meşruluk alanlarından biri de “sözleşme kuramı” olarak doktrinde tartışıl-maktadır. Sözleşme Kuramına göre, toplum, kendi istenciyle ve özgür iradesiyle bir araya gelerek be-lirli hakların ve görevlerin yöne-tenlere devrini gerçekleştirmiş ve bu konuda bir konsensüs oluştur-muştur.
Buna göre; yönetenler, insanla-rın tabii haklarını ihlal ettik-leri, tâbi olma anlaşması (söz-leşme) şartlarını çiğnedikleri zaman başkaldırma hukuki bir hak olmanın yanısıra ahlaki bir ödev halini de alır.
c. Yararcılık Kuramı Açı-sından
Kavramın Meşruiyeti
İnsan edimlerinin kalitesini, yarar ölçütüne göre ve sonuçta sağladıkları yarar bakımından de-ğerlendiren öğretilere yararcılık denmektedir. Bu düşünceye göre amaç, ‘en çok sayıda insanın, en büyük mutluluğu’dur.
Sivil itaatsizliğin etik açıdan meşruluğu sorunu özellikle Anglo-Amerikan tartışma alanında bu ya-rarcılık felsefesi çerçevesinde toplanmıştır. Bu tartışmalarda genellikle sivil itaatsizliğin gerek bireysel, gerekse kümesel eylem olarak, ancak en fazla yara-rı sağlayacağı durumlarda meşru olacağı savı irdelenmektedir.
Yararcılık, sivil itaatsizlik edimlerini bir sosyal olgu olarak değil, daha çok tekil olgu olarak algılamakta ve her birini kendi bakış açısından ayrı ayrı değer-lendirerek haklı ya da haksız say-mak eğilimini taşımaktadır. “Sivil itaatsizlik olgusu, en çok sayıda insanın, en büyük mutluluğunu sağ-lamada yararlı mıdır?” sorusunu, yararcılık; “ her bir olayın ken-dine özgü koşullarının bu açıdan ele alınmasına bağlıdır.” diye yanıtlamaya yönelmektedir.
d. Pozitif Hukuk Açısından
Kavramın Meşruluğu Sorunu
Pozitif Hukuk’un üstün normları adına alt hukuk normlarının çiğ-nenmesi olan sivil itaatsizlik, temel hakların geniş yorumlamalı koruma alanında yer aldığında da hukuksal meşruluk kazanacağı, hu-kuk felsefesi alanında tartışıl-maktadır. Ayrıca düşünce özgürlü-ğüne ilişkin temel hakkın, özel hukuktaki yayılma etkisi ya da ölçülülük ilkesine dayalı bir de-ğerler takdiri meşruluk dayanağı olabilir.
Sivil itaatsizlik eylemlerine meşruluk kazandırabileceği bir başka husus da, ceza ve haksız fiil hukukunda alışık olunan haklı savunma (meşru müdafaa) ve ıstırar hali gibi pozitif hukuk alanları olarak düşünülebilir.
e. Kavramın Meşruluk Ka-zanması
Gerekli mi?
Doktrinde, özellikle Habermas, sivil itaatsizlik kavramının hu-kuksal meşruluk kazanmaması gerek-tiğini savunmuştur. Zira hukuksal meşruluk ile sivil itaatsizliğin bir normalleşme etkisine uğrayaca-ğını, ahlaki temelinin sorgulanır hale geleceğini, bu nedenle yasal-lık ile meşruluk arasında askıda kalması gerektiğini ileri sürer. Hukuksal meşruluğun, itaatsizliği olağanlaştırdığını, kendisinden beklenen demokratik fonksiyonu yerine getiremeyeceğini, dolayı-sıyla, yasaya aykırı olması gerek-tiğini, yasayı çiğneyenin de buna katlanması gerektiğini, moral bir gücün kazanılması için bunun ge-rekli olduğunu ifade etmektedir.
8. Ceza Yargılaması Ala-nında
Sivil İtaatsizlik
Sivil itaatsizlik eylemlerinin amacının etik olması, mevcut yasa-lara aykırı olan eylemi hukuka uygun hale getirir mi? Yapılan eylemlere, ceza verilmemesi sonu-cu, ceza yargılaması açısından sağlanabilir mi? Yargı organları-nın bu tür eylemler karşısında daha anlayışlı davranmaları eylem-lerin, mazur ve meşru görülebilir nitelikleri gözetilerek, yasal yaptırımları azaltıcı veya askıya alıcı bir tavır içinde olmaları beklenebilir mi?
TCK md.29/1, “Kanunda sarahaten yazılmış olmadıkça cezalar ne art-tırılabilir, ne eksiltilebilir ve ne de değiştirilebilir.” hükmünü içermekte olup aynı maddenin son fıkrasında da, hakime bu genel prensibe ilişkili olarak vermiş olduğu takdir yetkisinin sınırla-rını çizmektedir.
TCK md.29/son, “Hakim iki sınır arasındaki temel cezayı, suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araç, suç konusunun önem ve değeri, suçun işlendiği zaman ve yer, fiilin diğer özel-likleri, zararın veya tehlikenin ağırlığı, kastın veya taksirin yoğunluğu, suç sebepleri ve saikleri, failin amacı, geçmişi, şahsi ve sosyal durumu, fiilden sonraki davranışı gibi hususları göz önünde bulundurmak suretiyle takdirini kullanarak belirler. Cezanın asgari hadden tayini ha-linde dahi, takdirin sebepleri kararda mutlaka gösterilir.”
demekle, bir sivil itaatsizlik eyleminde, yargıca, bu madde muci-bince cezanın alt sınırından ve-rilmesi yönünde takdir hakkı kul-lanmasını sağlama imkanı tanımış-tır. Ayrıca Türk Ceza Yasasının 59. maddesi de yargıca aynı hakkı tanımıştır.
TCK md.59:
“Kanuni tahfif sebeplerinden ayrı olarak mahkemece her ne zaman fail lehine cezayı hafifletecek takdiri sebepler kabul edilirse idam cezası yerine müebbet ağır hapis ve müebbet ağır hapis yerine otuz sene ağır hapis cezası hükmolunur.
Diğer cezalar altıda birden fazla olmamak üzere indirilir.”
denilmektedir. Sami Selçuk, haki-min önüne gelen sivil itaatsizlik eyleminde suç işlenmiş olması du-rumunda hakimin beraat kararı ve-remeyeceğini savunur. Ona göre “Yargıç, amacın soylu olduğunu, etik olduğunu belirterek takdir hakkını kullanabilir. Amacın iyi olması suçu hukuka uygun kılmaz. Sözgelimi açları doyurmak için zenginleri soyan birinin eylemi, hırsızlıktır ya da şartları oluş-muşsa yağmadır.”
Selçuk’a göre “TCK’nın 59. mad-desi yargıca takdir yetkisi tanı-mıştır. Yargıç ancak önüne gelen olayda takdir hakkını kullanabi-lir. Ceza hukuku amacı gözetmez ama yargıç gözetebilir. Bu durum İtalyan Ceza Kanunu’nun 61. madde-sinde daha açık bir şekilde işlen-miştir. İtalyan Ceza Kanunu’nun 61. maddesinde “eğer suç soylu bir amaç işin işlenmişse yargıç cezada indirim hakkını kullanabilir.” denilmektedir.
Ancak bizim burada irdelemek istediğimiz asıl nokta, sivil ita-atsizlik eyleminin bu şekilde yar-gıcın takdirini olumlu yönde etki-lemesi değil bu eylemin başlı ba-şına hukuka uygunluk sebebi sayı-lıp sayılamayacağıdır.
Bu konuda ülkemizde 1969 yılın-da yaşanan büyük çaplı bir sivil itaatsizlik eylemi üzerine ülkemi-zin bir çok yerindeki mahkemelerin aynı eylem için vermiş olduğu farklı kararları zikretmek yerinde ve uygun olacaktır.
1969 yılında yüz bini aşkın öğ-retmen, lehlerine verilen Danıştay kararlarının uygulanmaması, anaya-sadaki ilkelere aykırı olarak in-san haklarına yaraşır yaşama ko-şullarından yoksun bırakıldıkları, fikir özgürlüğünün reddedildiği, kamu görevlilerinin güvenlikleri-nin baltalandığı gerekçeleriyle dört gün süren bir boykot eylemin-de bulunmuşlardır. Öğretmen boyko-tuna katılanların fiilleri grev olarak nitelendirilerek hakların-da, memurların birlikte görevleri-ni bırakmalarına ilişkin TCK.’nun 236. maddesi gereğince davalar açılmıştır. Her ne kadar mahkumi-yet kararları verilmiş ise de bazı savcı ve yargıçlar mahkumiyete ilişkin görüşleri paylaşmamışlar-dır. Örneğin Nevşehir Asliye Ceza Mahkemesi verdiği kararda öğretmen boykotunun grev olmadığını, hak-sızlıklara karşı protesto niteliği taşıdığını belirtmiştir.
Kararda “657 Sayılı Kanunun 27. maddesi, devlet memurlarının greve karar vermelerini, grev tertiple-melerini, grev ilan etmelerini ve bu yolda propaganda yapmalarını, greve veya grev teşebbüsüne katıl-malarını, grevi desteklemelerini ve teşvik etmelerini yasaklamakta-dır. Buna göre sanığın boykot sü-resince görevini yapmamasının grev sayılıp sayılmayacağını incelemek gerekir. 275 sayılı Kanunun 17. maddesine göre; grev, “işçilerin, işverenle olan münasebetlerinde iktisadi, sosyal durumlarını koru-mak veya düzenlemek amacıyla işye-rinde veya iş kolunda faaliyeti durdurmak veya önemli derecede azaltmak için aralarında anlaşarak veya bir teşekkülün aynı amaçla verdiği bir karara uyarak iş bı-rakmalarıdır. Görülüyor ki; grev dolayısıyla işi bırakmaktaki ama-cın, işverenle olan münasebetlerde iktisadi ve sosyal durumu korumak ve düzenlemek olması şarttır.
(...) Nevşehir Asliye Ceza Mahkemesi, protesto boykotu olarak nitelendirdiği öğretmen boykotun-da, sanığın cezalandırılmaması gerektiği sonucuna şu gerekçe ile varmaktadır.
“Dört günlük boykota katıldığı sa-bit olan sanık, boykot çağrısına bir aydından beklenen medeni cesa-retle uymuştur. Bu çağrıya uymayı, çağrının yukarıda belirtilen neden-leri itibariyle, ulusal bir görev saymıştır...Sanığın ve onun gibi hareket eden öğretmenlerin bu cesa-ret dolu direnişleri hukuka aykırı değildir. Tüm anlamı ile demokra-tiktir.
Anayasanın, düşünce özgürlüğünü ni-zamlayan 20. maddesine uygundur. Sanık, maaşının arttırılmaması gibi kişisel bir nedenle değil, bir kı-sım ulusal davalar için bu demokra-tik davranışta bulunmuştur. Onu, bu demokratik davranış nedeniyle ceza-landırmak, demokrasimizi ve anaya-samızı inkar etmek demektir. Esasen bugün Türkiye’de sanığın fiilini suç sayan kanun yoktur.”
Ancak Yargıtay Ceza Genel Kuru-lu 28/12/1970 tarihinde vermiş olduğu kararda, suçun unsurlarının oluştuğunu belirtmiş ve sanıkların TCK’nın ilgili maddelerince ceza-landırılmaları gerektiği kanısına varmıştır.
Görüldüğü gibi aynı eylem kar-şısında çok farklı iki karar veri-lebilmektedir. Fakat yine de konu-nun böylesi bir tartışma alanına çekilmesi bakımından verilen çok önemli kararlardır.
Kanaatimizce, yapılan sivil i-taatsizlik eyleminde şiddet kesin-likle söz konusu değilse ve karşı çıkılan durumdan sivil itaatsiz doğrudan etkilenmiş ise ve mevcut tüm hukuki zeminlerde itirazlarını yapmış ve fakat bu şekilde bir sonuç elde edememişse ve yine ay-rıca bir başkasının daha üstün bir hakkı ihlal edilmemişse eylem hu-kuka uygun addedilmeli ve eylemci-ye eyleminden ötürü ceza verilme-melidir.
Ancak yeri gelmişken Türk Ceza Yasası Tasarısına da göz atmakta yarar vardır. Zira hukuk felsefesi alanında yapılan tartışmalarda kavramın pozitif hukuk alanında nasıl tanımlanabileceği ve ceza verilemez hale getirileceği tartı-şılırken Türk Ceza Yasa Tasarısı ile kavramın alanının daha da da-raltılmaya çalışıldığına şahit oluyoruz.
Tasarının 421. Maddesi
“Kanun ve nizam hükümlerinden birinin yerine getirilmesine karşı koymak için nüfuz veya etkili kuv-vet sarfeden kimseye bir aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir”
demektedir.
Tasarının 421. Maddesinin Ge-rekçesi
“Madde, uygulamada “menfi mukave-met” olarak adlandırılan kanun ve nizam hükümlerinin icrasına karşı gelmek maksadıyla nüfuz ve etkili kuvvet sarfını cezalandırmaktadır. Maddede söz konusu nüfuz ve etkili kuvvet sarfından, kişilere karşı kullanılacak cebir ve şiddet veya tehdidi anlamamak gerekir. Suçun oluşması için nüfuz ve kuvvetin, memur tarafından yerine getirilme-sine girişilen işleme tâbi olmamak için kullanılmış olması gerekmekte-dir.”
denilmektedir.
Tasarıda bu madde ile, pasif tutu-mun yani “sivil itaatsizliğin” suç olarak tanımlandığı ilk bakışta gö-ze çarpmaktadır. Maddenin gerekçesi de, pasif direniş suçunun ne kadar keyfi bir şekilde tanımlandığını ve keyfi uygulamaya elverişli olduğunu ortaya koymaktadır. Bu düzenleme ile en küçük bir fiil değil, “tavır koyma” dahi cezalandırılabilecek-tir.
Bu çerçevede tasarının 306 ve 307. maddeleri de konumuza açıklık getirmesi bakımından manidardır.
TCK. Tasarı Madde 306,
“Belediyeler, köy ihtiyar kurulları veya yetkili makamlarca önceden ay-rılmış veya oturulan yerler dışında o yerin en büyük mülkî amirine ya-pılacak bir başvuru üzerine ayrılan yerlere, izin almaksızın veya veri-len izne aykırı biçimde basılı olan veya olmayan, elle yapılmış veya yazılmış her türlü resim, yazı ve işaretler veya bunları içeren ka-ğıt, pano, pankart, bant veya ben-zerlerini siyasal veya ideolojik maksatla asan veya yapıştıran veya izne dayalı olsa bile bu yerleri aynı maksatla boyayan veya bu yer-lere yazı yazan, resim veya işaret yapan kimseye altı aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir.
Fiil, yukarıdaki fıkra dışında ka-lan veya kamuya ayrılmış veya kamu-ya açık veya herkes tarafından gö-rülebilecek yerlerde veya her türlü taşıt araçları veya kamu hizmetle-rine ait araçlar veya eşya, özel kişi ve kuruluşlara ait işaret veya levhalar üzerinde işlenirse bir yıldan iki yıla kadar hapis cezası hükmedilir.
Yukarıdaki fıkralarda gösterilen fiiller derneklerin, vakıfların ve-ya benzerî kuruluşların veya kanun dışı meydana getirilen veya kanuna aykırı faaliyetleri nedeniyle kapa-tılan dernek, vakıf veya diğer ku-ruluşların mensupları tarafından veya onların iştirakiyle veya men-sup olmasalar bile bu kuruluşların adına veya adları kullanılarak ya-pıldığı takdirde, sözü edilen fık-ralardaki cezalar bir katı oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiil-leri, çocuklara veya küçüklere veya ceza ehliyeti olmayan kişilere iş-letenlere verilecek cezalar üçte birinden yarıya kadar artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yer alan fi-iller siyasal veya ideolojik mak-satlar dışında işlendiğinde faile birinci fıkrada yazılı hâllerde bir aydan üç aya, ikinci fıkrada yazılı hâllerde üç aydan altı aya, üçüncü fıkrada yazılı hâllerde dört aydan sekiz aya kadar hapis cezası veri-lir.
Görenek ve geleneklere göre asıla-cak kağıt, pano, pankart, bant veya benzerleri bu madde hükümleri dı-şındadır.”
TCK TASARI madde 307:
“Kamu hizmeti gören daire veya ku-rumlar veya her türlü eğitim ve öğ-retim kuruluşlarının yetkilileri tarafından duvarlara yapıştırılmış veya özel yerlerine konulmuş basılı olan veya olmayan her türlü belge, resim, el yazısı, kağıt veya levha-ları siyasal ve ideolojik maksatla bulundukları yerden çıkaran veya yırtan veya tahrip eden veya bunla-rı her ne biçimde olursa olsun oku-namayacak veya içeriğinin başka bi-çimde anlaşılmasına neden olacak şekillere veya işe yaramayacak hâle sokan kimseye üç aydan altı aya ka-dar hapis cezası verilir. Kamu hiz-metine tahsis edilmiş binaların ve-ya mabetlerin veya anıt, büst ve heykellerin veya kanunlarda eski eser niteliğinde sayılan taşınır veya taşınmazların, her türlü eği-tim ve öğretim kurumlarının veya öğrencilerin toplu hâlde oturdukla-rı yurt ve benzerî yerlerin veya bunların eklentilerinin herhangi bir yerine siyasal ve ideolojik maksatla basılı olan veya olmayan, elle yapılmış veya yazılmış her türlü yazı, resim ve işaretlerin veya bunları içeren, kağıt, pano, pankart, bant veya benzerlerini, yetkili memur ve mercilerin önceden verilmiş yazılı izni olmaksızın a-sanlar veya koyanlar veya bunlardan suç konusu oluşturanların asılması-na veya konulmasına izin verenlere bir yıldan iki yıla kadar hapis ce-zası verilir.
İkinci fıkrada belirtilen yer ve şeyleri, siyasal ve ideolojik mak-satla her ne suretle olursa olsun, boyayanlar veya bunlara yazı yazan-lar veya resim yapanlar veya işaret koyanlar, yapıştıranlar hakkında bir yıldan iki yıla kadar hapis ce-zası verilir.
Yukarıdaki fıkralarda gösterilen fiiller, derneklerin, vakıfların veya benzerî kuruluşların veya ka-nun dışı meydana getirilen veya ka-nuna aykırı faaliyetleri nedeniyle kapatılan dernek veya diğer kuru-luşların mensupları tarafından veya onların iştirakiyle veya mensup ol-masalar bile bu kuruluşların adına veya adları kullanılarak yapıldığı takdirde verilecek ceza bir katı oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiil-leri, çocuklara, küçüklere veya ce-za ehliyeti olmayan kişilere işle-tenlere verilecek cezalar üçte biri oranında artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yer alan fi-iller, siyasal veya ideolojik mak-satlar dışında işlendiğinde faile, birinci fıkrada yazılı hâllerde bir aydan üç aya kadar, ikinci fıkrada yazılı hâllerde iki aydan dört aya kadar, üçüncü fıkrada yazılı hâl-lerde altı aydan bir yıla kadar, dördüncü fıkrada yazılı hâllerde sekiz aydan onaltı aya kadar hapis cezası verilir.
Bu maddede ve 306 ncı maddede gös-terilen fiillerin eserlerini derhal ortadan kaldırmayan ve bunların yok edilmesi için gerekli işlemlere gi-rişmeyen görevliler hakkında 491 inci maddede yazılı cezalar uygula-nır.”
Görüldüğü gibi tasarının 306. maddesi, “izinsiz ilan ve benzer-lerinin asılması”nı suç haline getirmektedir. Bu düzenleme, Ana-yasada sayılan, devletin demokra-tik niteliğiyle bağdaşmamaktadır. Tasarıdaki bu madde ile, afiş ve ilanlar zorunlu denetime tabi tu-tulmakta, aksine hareket edenler ceza tehdidine maruz bırakılmakta-dır. Basit bir “duyuru” eylemi, bu tasarıyla, ceza yargılamasının konusu olabilmekte ve cezai müey-yide ile sonuçlanabilmektedir. Mesela özel otomobiline, şahsi değerlendirmesine göre, önemli gördüğü bir sözü çıkartma tabir edilen bir şekilde yapıştıran bir kişiye ceza verilebilecektir. Aynı şekilde beğenmediği bir uygulamaya yönelik tepkisini göstermek için, aracına veya evinin camına bir yazı yapıştıran insan tasarının bu maddesine göre cezalandırılabile-cektir.
Tasarının bu maddesinde, önemli bir düzenleme daha yer almaktadır. Müsned suç, dernek ve vakıf veya benzeri kuruluşların eklentilerin-de işlendiği veya bu dernek veya vakıf mensupları tarafından yapıl-dığı takdirde, mevcut ceza bir misli artırılmaktadır. Demokratik bir devlet, illegaliteyi cezalan-dırdığı halde, tasarı legal vakıf ve dernek faaliyetlerini cezanın artırım nedeni kabul etmektedir.
Görüldüğü üzere Türk Ceza Yasa-sı Tasarısı, demokratik sistemler-de hak arama yollarından biri olan “sivil itaatsizlik” kavramını ve kavramın en fazla uygulama alanı bulduğu “ifade özgürlüğü”nü suç olarak görme eğilimi içerisinde-dir.
[1] > 2 < [3]
Özet:
1.
2.
3.